Son dönemde dünya gündeminin en sıcak konularından biri, ABD ve İsrail'in İran'a karşı gerçekleştirdiği operasyonlar. Bu durum, yalnızca Ortadoğu bölgesinde değil, uluslararası arenada da oldukça önemli sonuçlar doğurmuş durumda. İran'ın nükleer programı, bu operasyonların temel gerekçesi olarak gösterilirken, Washington ve Tel Aviv'in bu konudaki tutumları, diğer ülkelerin de politikalarını derinden etkiliyor. Peki, bu aşamaya nasıl gelindi? ABD ve İsrail, İran'la ilişkilerini nasıl şekillendiriyor? Ve en önemlisi, bu gerilimli ilişkilerde bir diyalog süreci mümkün mü?
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik stratejileri, uzun bir süredir dikkatle izleniyor. İran'ın nükleer silah üretiminin önlenmesi amacıyla uygulanan çeşitli baskı ve yaptırımlar, zamanla askeri operasyonlara dönüşmeye başladı. Özellikle, 2023 yılının başlarından itibaren, ABD'nin Orta Doğu'daki askeri varlığını artırması ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını sıklaştırması, uluslararası kamuoyunu endişelendiriyor. Bu operasyonlar, sadece askeri bir boyut taşımakla kalmıyor, aynı zamanda diplomatik ilişkiler üzerinde de önemli bir etki yaratıyor.
İran, bu operasyonları ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılıyor. Bu nedenle, Tahran, hem askeri tedbirler alıyor hem de uluslararası kamuoyunu kendi tarafında konumlandırmaya yönelik açıklamalar yapıyor. İran Cumhurbaşkanı, sıklıkla Türkiye ve Rusya gibi ülkelerle işbirliği yaparak, bu bölgesel krizden en az zararla çıkmayı hedefliyor. Ancak, ABD'nin ve İsrail'in bu konudaki kararlılığı, İran için ciddi bir engel teşkil ediyor.
Görüşmelerin geleceği, ABD ve İsrail'in aslında İran'a karşı ne tür bir strateji benimsediğine bağlı. Her ne kadar taraflar arasında zaman zaman diplomatik diyalog çabaları olsa da, bu görüşmelerin somut bir sonuca ulaşması pek mümkün görünmüyor. Washington yönetimi, İran'ın nükleer programını kontrol altına almadan bu konuya yönelik herhangi bir uzlaşma sağlamayı istemiyor. Öte yandan, İsrail için İran'ın askeri kapasitesinin sınırlanması hayati bir öneme sahip.
Böyle bir ortamda, bölgedeki diğer ülkelerin rolü de dikkat çekiyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleri, bu gerilimde önemli bir arabulucu rolü üstlenmek istiyor. Ancak, bu ülkelerin çıkarları arasında belirgin farklar bulunuyor ve bu nedenle birleşmiş bir siyasi tutum sergilemekte zorlanıyorlar. Diplomasi alanındaki bu karmaşa, operasyonların şiddetinin artmasına yol açabilir.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, bölge üzerindeki etkileriyle giderek derinleşen bir sorun haline geliyor. Bu sorun, yalnızca askeri değil, diplomatik bir boyut da taşıyor ve çözümü için uluslararası işbirliği gerektiriyor. Görüşmelerin devam edip etmeyeceği, bu çok yönlü dinamiklere bağlı olarak şekillenecek. Uluslararası kamuoyunun bu süreçte nasıl bir tavır alacağı ise, gelecekte olası her türlü sonuç üzerinde belirleyici bir etki yaratacak.